Mürşid-i Kâmil - 2
Meryem Irmak
 

“İnsan ikiden hali değildir iş bu cihanda

Ya cânını ten ya tenini cân eyledi gitti...”

Bir gönül sultanı daha Gönül’e aktı. Allah, Ahmed Yüksel Özemre Hocamıza muhabbet eyleye! Ne manidar ki bir Mürşid-i Kâmil yazısına nasip oldu, O’nu muhabbetle anmak...

Selam olsun bütün kâmil mürşidlere, tenini cân eyleyenlere! İllâhû.

Mürşid ve İrşad

Mürşid, vaiz veya hocaefendi değildir.  Ne ilmini kitaplar düzerek karşılıksız paylaşan bir âlim, ne de “Haydi gelin çocuklar, size güzel nasihatlerim var!” diyen bir nasihatçidir o. Bazen kalpleri nakşeden bir Şâh, bazen “güvercin donunda geldi” denilen bir Sultandır... Gerektiğinde en iyi vaiz ve gerçek âlimdir de. Nasihati ise mutlaka tutulmalıdır. Ama onun asıl sözü “sözsüzdür”. Dilsizler haberin kulaksız dinleyene Cân’dan söyler. Üfler, Cân diliyle, Rûh’undan...

Mürşid, irşad eder. Asıl mesleği budur. İrşad Ruh’tan ruha, Can’dan canadır. Lâmekandır. Bunun harfi, sözü de yoktur. Ruhsal bir olaydır. Ruh mürebbisidir murşidler. Onlarda Rab sıfatı tecelli etmiştir. Zahirde topraktır. “Allah Ademi topraktan yarattı”. Bir Hak Dostunun buyurduğu gibi, tohumun yeşermesi, OLması için toprağa düşmesi şarttır. Lakin tohumda olmayan bir özelliği toprak veremez. Dervişlik istidadı ezeli ister. O istidadla dünyaya gelmiş olmak gerekir. Onun için toprağa düşen kimi tohum sümbül OLurken, kimi lale, kimi soğan, kimi yaban otu OLuverir. Mürşidin elini öpen çok olsa da, elinden tutan az olur! Ancak yine de hamlıktan kurtulup, OLmanın yegâne yolu budur, gönüldür. Ne diyor Yunus: “Hepisinden iyice bir gönüle girmektir”. Yani, toprağa düşmektir. Ademi, müsemmayı  tanımaktır. Vesselam! (http://sufizmveinsan.com/konuk/mursidikamil.html)

Diri kılan tenleri zinde kılan cânları

Kaldıran ölenleri nefesidir bir kâmilin

Mevtâya etse nefes her taraftan gele ses

Dirilten Hakk-şinâs nefesidir bir kâmilin

Mâye-i zât denilen feyzi-i necât denilen

Nefh-i hayât denilen nefesidir bir kâmilin

Niyâzi’yi cân eden zerresini kân eden

Katresin umman eden nefesidir bir kâmilin

Demek ki ölüleri dirilten kâmilin makalesi, kitabı, vaazı, avazı değil; nefesi imiş! Nefha-i ilâhi denen, balçığı Adem eden nefes... Yani, irşad kâmilin ismiyle, eseriyle değil; müsemması ile gerçekleşiyor. Yok eğer bulamazsak müsemmayı bu varlık ağacının bilmiş ama olmamış, ham meyveleri OLuruz! Nitekim, bilmek sıfâtî olup (alim sıfatı), OLmak Zâtîdir. Her beşer potansiyel olarak “insan” adayı olsa da toprağa düşmeyip canını ten eyleyip giden de çoktur! Bütün bu işlerde hikmeti, nasibi, Allah’ın takdirini hatırlamak gerekir:

“Hazineleri, Bizim yanımızda olmayan hiçbir şey yoktur. Fakat Biz onu, ancak belirli bir ölçü ile indiririz. “ (Hicr-21)

 “Kesinlikle Allah emrini yerine getirir. Allah, her şey için bir ölçü tayin etmiştir.”(Talak-3) “Allah, O bilir her dişinin neye gebe olduğunu ve rahimlerin neyi eksiltip neyi artırdığını; her şey O'nun katında bir ölçü iledir. “ (Rad-8)

Doğruya varmayınca Murşide ermeyince

Hak nasib etmeyince sen derviş olamazsın

Derviş Yunus gel imdi ummanlara dal imdi

Ummana dalmayınca sen derviş olamazsın

Ölüm meleği kime kanatlarını çırparsa, onun can kuşu havalanır. Ölümü tatmak, her cana iyi gelirmiş. Öyle ya, hangi kuş uçmak istemez? Amma bu ten kafesinden bülbül olup bostana uçmak var, karga olup leşe konmak var. Bütün peygamberler ve kâmiller bu yüzden onca uğraşmış, “sen seni bil sen seni” diye uyarmışlar. “Hilâfet tâcı başına bir kere konar, bir daha bu suret üzre gelmek yok sana” demişler. E ne yapalım öyleyse? Nasıl bilelim biz bizi? Söylüyor büyük mutasavvıf:

Ma'rifetden hisse alıp kendini bildin ise
Ehl-i cennetsin senindir cümle-i zevk-u-safa

Cehl ile kalıp özünden olmadınsa ger habîr
Duzahîsin çek azâb-ı cehl ile kahr-u-eza

Hizmet eyle cân-u-dilden ma'rifet erbâbına
Kim şefâat mazharıdır evliya vü enbiyâ

Hazret-i Gaybi Baba (K.S.)

Mürşid ve irşad konusunu Fani Lütfi Filiz’in (Rahmetullahi Aleyh) kıymetli eseri Noktanın Sonsuzluğu’ndan  (II. Cilt) özetleyerek ehline havale ediyorum:

“Kur’an’da ‘Sana ruhu soruyorlar, de ki: Ruh rabbinin emrindendir’ (17-85) denmektedir. Buradaki emir nedir?

Emir, amirin memura buyruğu olan, gözle görülmeyen ve manevi âlemden gelen bir nüfuzdur. Bu da emr-i zâtî ve emr-i sıfâtî olmak üzere iki türlüdür.

Emr-i zâtî, kendinden kendine olan, kendi kendine yaptığı telkinden doğan yahut kalpten gelen emirlerdir.

Emr-i sıfâtî, hicab-ı kibriyaya bürünmüş olan bir insan tarafından verilen emirlerdir. ‘De ki: Ruh rabbinin emrindendir’ (17-85) ayeti bunu anlatmaktadır. Burada emri veren, hicab-ı kibriyaya bürünmüş olan mürşittir. Onun sözleri bir emirdir ve müritlerde bir ruh peyda etmek suretiyle onların huylarında değişikliklere neden olur. Bu da emir tutulduğu takdirde onun yaratacağı enerji ile gerçekleşir.

Emir için bir amir, bir de memura ihtiyaç vardır. Amir memura emreder, fakat memur amire emredemez.

Emir gözle görülmeyen, manevi bir nüfuzdur ki ruhun aslı, yani ‘Ona kendi ruhundan üfledi’ (38-72) diyerek kastettiği de budur. Bu ruhu muhafaza edecek kap lazımdır. O kap da bedenimizdir. Beden olmasa ruh uçup gider.

… Can her mahlukta vardır ve değişik isimler altında anılır. Ruh ise bu canın tekemmül etmiş (daha gelişmiş) halidir. ‘Ruh rabbinin emrindendir’ (17-85) dendiğinde, bir mürebbinin, kişiyi bir emirle uyarması bahis konusudur. Bu uyarı da o kişinin canını ruh haline getirir. Ruhun ne olduğunu anlayabilmek için önce iman etmek lazımdır.

….İnsan öldüğü zaman ruhun nereye gideceğini Allah sır etmiş ve ‘Biz Allah’tan geldik ve sonunda O’na döneceğiz’ (2-156) diyerek kapalı bir ifade kullanmıştır. Bu konuya mutasavvıflar açıklık getirmişler ve ‘Kâmile munzam olur’ demişlerdir. Çünkü zaten sağlığında da kâmilin aza ve kuvasından ibaretti. Aynı şeyi Hazret-i İsa da söylemiştir.

Ölünce ruhla bedenin ayrılacağı söyleniyor olmasına rağmen bu ikisi birbirinden hiçbir zaman tam anlamıyla ayrılmaz. Ruh sadece elbise değiştirir. Yani beden elbisesini çıkarıp kâinat elbisesini giyer. Bu durum ileride Cem-ül Cem mertebesi başlığı altında geniş şekilde anlatılacak ve bu mertebede, insanın kâinatın ruhu, kâinatın da insanın bedeni olduğu öğretilecektir.

Cem mertebesindeki kişi kendini ruhlar arasında, hazret-ül cemdeki kişi ise cesedini cesetler arasında bulur. Cem-ül cem’de ise tüm cesetleri ve ruhları kendinde toplar ve böylece insan-ı sagir iken insan-i kâmil haline gelir. Dıştan bakıldığında yine bir damla gibi görünür ama artık o damlada nice deryalar gizlidir. O damla, tüm kâinatı kapsayan bir damladır.

İşte mürşidi de böyle bilmek gerekir. Çünkü mürşit olan Allah’tır ve ‘Allah’ın eli onların elinin üstündedir’ (48-10) ayeti de buna işarettir. Her şeyden münezzeh olan Allah’ın eli mi vardır ki böyle bir ayet gelmiştir? Bu ayetin anlamı ‘Allah o elin sahibinden işliyor, ondan görünüyor’ demektir.

 ***

Herkes, sonsuz olan hayatı boyunca belki milyonlarca , milyarlarca yıl dolaşıp pek çok yerde duraksadıktan sonra dünya âlemine gelmiş ve burada konaklamaya başlamıştır. Bundan sonra da aslına kavuşuncaya kadar yoluna devam edecektir.”

Kainat, insan olduğuna göre, biz de İnsan-ı kamilde OLduğumuza göre (Çünkü zaten sağlığında da kâmilin aza ve kuvasından ibaretti.)…  Olup biten nerede, nasıl, ne zaman oluyor? Kâmilden işleyen Allah OLduğuna göre, şimdi o sahneyi bir daha düşünelim: “Adem’e secde edin.” O gün etmeyenle, bugün etmeyen, dahası o günle bugün aynı, değil mi? Aynı mekan, lâmekan değil mi? Ve bütün iş, kendinden kendine değil mi? Ve yine aynı şekilde o gün Adem’e secde edenler bugün de ediyorlar, demektir.  Adem’i tâ ezelden tanıyorlar… “Beni bilen Beni arar, Beni arayan Beni bulur. Beni bulan Beni sever, Beni seveni Ben de öldürür ve sonra da dili Ben olurum” O halde dün Adem’e secde etmemek bugün Kâmile iman etmemektir.

Görülüyor ki doğum için mürşidi bulmak şart. Çünkü hepimize hâmil olan O… Hem ebe, hem annedir, kâmil insan… (Aslında hem de çocuktur!)

Nasıl ki zahiren, bedenen ancak ergin (Er Reşid) olunca rüştümüzü ispat ediyor ve meyve verebiliyorsak, Batıni olarak da “ilimde rüsuh sahibi” olmak, ancak erginlikle OLuyor. Çocukluktan çıkmak lazım. Vesselam! Bu meyveler ne oluyor? Kainat insan olduğuna göre, evren içre evrenler OLuyor!...  “Her burçta benim bin güneşim, bin kamerim var - Niyâzî-i Mısrî”. Kimbilir, belki bütün bu evrenlerin evreni nur-u Muhammedidir… Veya hatta ancak O’nun bir zerresidir, belki de...  “Geh dönem bir şems olam zerremde yüzbin arş ola” - Yunus… O yüzden olsa gerek ki hakikati Muhammedi’yi hakkıyla idrak edemiyoruz… “Bahr-ı umman kuşuyem yerim mekanım andadır / Bunda adım süregeldim dü cihanım andadır” (Eşrefoğlu Rumi)

“İkinci kat gök, birincinin yanında çölde yüzük gibi kalıyor.” Ben bu kainat dediğimiz yerde 45 kilo ağırlığımla ne isem, ne kadar isem, “kainat” da “kainatın kainatında” ancak o kadardır, herhalde... Nasıl? Muhteşem değil mi?!

Sonuç:

         Evliyâya eğri bakma

Kevn-ü mekân elindedir

Mülke hüküm süren odur,

İki cihân elindedir

 

         Hak onu bunda gönderdi,

Kullarını irşâd için

Kime diler imân verir,

Kahr-u ihsân elindedir.

 

Sen onu şöyle sanırsın,

Sencileyin bir âdemdir

Evliyânın sırrı vardır,

Gizli ayân elindedir

 

Hak Zâtıyla, Sıfâtıyla,

Tecelli eylemiş onda

Varlığı Hak varlığıdır,

Emr-i Sübhân elindedir.

 

Kaygusuz eder bu ilmi,

Okudum anladım bildim

Bütün âlemlerin hükmü,

Kâmil insan elindedir.

Gelelim sahte şeyhlere. OLan her şey ilâhi emirle OLuyor. “Emr” in de ne olduğunu, Bakî’ den olduğunu Fani’den öğrendik! Ve Evliya Allah’ın örtüsü altında ise… Örtü ne ola? Sahte şeyhten iyi örtü mü OLa? Yoksa biz örtü deyince yün hırka veya ipek şallar mı anlıyoruz?! Sahte şeyhlere bakıp insanlar “insan”ı inkâr etmiyor mu? Sahte şeyhe giden de gitmeyen de insan hakikâtinden örtülmüş olmuyor mu?  “Küfür”,  görevini yerine getirmiş OLmuyor mu? Sahte şeyhlere sövmek, iblise sövmek gibidir. Oysaki Allah her şeyi hikmet ile yerli yerince yapandır. Kusur aramak yerine hikmet aramalıdır. “Bütün güzel isimler O’nundur” ve bu güzel isimler arasında Allah’ın mudil ismi olduğunu unutmamak gerekir. “Lâ mevcûde illâllah”.

Bilinmesi gereken önemli bir diğer nokta ise tarikatta davetin kesinlikle haram olduğudur. Davet şeriatta vardır ve avamadır. Tarikat ise havassındır. Ehl-i hakikat elitist olduğu için değil. Emanet ancak ehline verilebileceği içindir. O emanetin ne olduğunu da iyi düşünmek lazım! Nitekim, Allah Kur’an’da “Kendime seçtiklerim” buyuruyor. Yarattığı her şey O’nun sıfatlarının izharına mazhar olarak sıfatına “kul” olmakla beraber, bir de “kendi” ne yani Zât’ına kul eyledikleri var! İllâhû.

Pekalâ, Ehli Tevhid, müridlerini davetsiz nasıl buluyor? Şöyle: “… Eskişehirli Sâdık Efendi, halkı sükûtuyla irşât edermiş. Hatta hakkında “Sükûtumuzdan bir şey anlamayan kelâmımızdan da bir şey anlamaz” şeklinde ifâde buyurdukları rivâyet edilir. … Allah aşkı insanlarda fıtrîdir; sonradan olmaz. Şark’ın büyüklerinden Molla Câmnin bir rubâisinde bu husûs şöyle geçer: ‘Allah aşkı, insanlarda kumrunun boğazındaki siyâh halka gibidir. Yumurtadan öyle çıkmıştır. Sonradan yapışma değildir. Onun gibi bu manevî ilim de fıtrîdir’ ” (Batmayan Güneş Devam Eden Gölgeler)

“Tâ ezelden aşkın ile yanmaktadır bu gönül

Yandıkça nûruna vuslattadır bu gönül

Bir âh-ı derûnun zevkini vermez dû cihân

Her ande bin âh ile nûruna vuslattadır bu gönül”

                                               Hafız Mehmet Efendi

Zâtına kul eyle, Yarabbi! Amin.

 

 

 
 
İstanbul - 07.07.2008
meryemirmak@gmail.com
http://sufizmveinsan.com