Görmeden Aşık Olanların Şahı
VEYSEL KARANİ

İşte bir öğretmen daha... Hanımları inceledik, bu haftada da erkek öğretmenimizden bahsedeceğiz. Bu öğretmenimiz çok özel, çünkü O bize Allah Resulü’nü sevmeyi öğreten, hem de görmeden sevmeyi öğreterek tüm ümmete rehber olan bir şahsiyet. Yüreğine taş basma pahasına, içinde bulunduğu misyonu kavrayan, eğiten bir öğretmen Üveys.

Özlem Ateşi: Dünya takvimlerine göre, Resul’den çok önce geldi O dünyaya. Dünya imtihanındaki yerini Resul’den önce aldı. Tıpkı Hz. Hatice annemiz gibi gelip yanmış, pişmiş ve  rafine olmuştu. Yokluk ve çile dolu günler içinde bir de annesinin hastalanması ve O’nun bakımına ihtiyaç duyması ile Üveys’in imtihanına bir başkası daha eklendi. Resul aşkı kalbine doğmuş, hiç görmediği ama hep duyduğu Peygamber’e karşı muhabbet rüzgârlarına kapılmıştı. Allah’ın izniyle Resul’ü sevenler kervanına O da katılmıştı. Rüyalarında görür, çoğu zaman deve otlatmak için dağlara çıktığında, yalnız kaldığında hayaller kurardı. Tek bir emeli vardı, bir gün O’nu görebilmek. Bu hasretle yandı, tutuştu.

Arkadaşlarının Teklifi: Resulullah’ı görmek için bir teşebbüste  bulunmuştu; ama annesinden aldığı iznin yeterli olamayışı sonucunda bu denemesi de başarısızlıkla sonuçlanmıştı. Mekke’den Resulullah’ı göremeden döndüğü günün akşamında annesi, ”Üzülme oğlum üzülme, sen beni memnun ettin ya, Allah da seni memnun edecektir. Resulullah’ı sana öbür dünyada gösterecektir” der. Anneye itaatin derecesini imtihan eden Allah, bizlere Üveys ile bir mesaj daha yollar. Bu mesajın özünde şu vardır: ”Anne ya da Baba mahrum durumda ise onlara hizmet etmek, bir Peygamber’e hizmetten daha makbuldür”. Bunu savaşlar sırasında da görüyoruz. Savaşa katılmak isteyen, annesi hasta bir sahabeye geri dönmesini, savaşmak yerine ona bakmasını emreder. Oysa günümüzde anne babasını ayak bağı gören, adını “kuşak çatışması” koyarak onları kendilerinden çok uzak bir dünyaya hapseden, hastalandıkları zaman tiksinip en yakın huzurevine yollayan mantık, ne bilsin bu sabrın cennetlere mal olacağını?!..

Bu başarısız denemeden sonra Karen köyünde onu seven insanlar, Üveys’in daha bir içine kapandığını, daha bir hüzünlü dolaştığını fark etmişlerdi. Aralarında toplanıp anlaştılar, O’na gidip şöyle dediler: “Üveys, hüznünün ve özleminin  büyüklüğünün farkındayız. Eşlerimizle konuştuk, annen ile konuşur ikna ederiz istersen bir kere daha dene ha, bir kez daha git Medine’ye belki bu sefer olur...”

Bana Ruhsat Yok: Bu teklif karşısında Üveys’in gözlerinden yaşlar boşanır. “Hayır” der, “Gidemem, bana ruhsat yok” “Ama neden? Bu haline dayanamaz oldu seni sevenler. Gidersen hüznün bitecek içinde yanan bu özlem ateşi biraz daha azalacak, neden hayır diyorsun, özlemedin mi?” diye sorduklarında, Üveysin cevabı şöyle olur: “Özledim, O’nu çok özledim. Karanlığın ışığı özlediği gibi özledim. Nasıl ki ışık gelince karanlık  kaybolur, onu görünce ben de kaybolurum biterim. Eskiden ağlardım halime, ağlamıyorum da artık, ağlamak da geçti benden. Çünkü ağlamak da bir tür benlik kaygısıdır. O kaygı geçti benden, ben artık “Hİǒ’ oldum. Zaten ağladığım zamanlarda da mutsuzluktan değildi göz yaşlarım. Ben hiç mutsuz olmadım ki, ben göz yaşlarımla içimdeki yangını söndürürdüm. Bana ruhsat yok arkadaşlar, bana görmek için ruhsat yok”.
Nasıl bir özlem ki yanarsın, ağlarsın, yok olursun ama gitmene izin verilmeyeceğini sana bambaşka bir misyon yüklendiğini anlar ve boğazına düğümlene düğümlene “hayır” dersin. Belki de dünyanın en zor “hayır” sözüdür dudaklardan çıkan. İçin binlerce defa “EVET” derken imtihanının farkına vararak “HAYIR” diyebilmek.

Burada bizce farklı bir hikmet de şudur:
Gerçek aşkı tadanlar, bunun lezzetini firkatte (ayrılık) bulmuşlardır. İz bırakan aşıklar kavuşmamaları ile ibrettirler. Mecnun-Leyla’ya, Ferhat-Şirin’e, Arzu-Kanber’e kavuşamamıştır. Şayet Üveys Resul’e kavuşsaydı yanardı. Işığın gerçek aşıkları pervanelerdir. Pervaneler aşklarına kurban eder kendini. Üveys bir pervaneydi. Resul’ü görse belki bu eceli olurdu. Kaldıramazdı bedeni bu ulvi aşkı.

Yetim Ümmete Öğretmen: Ruhsat olmadığını biliyordu O. Biliyordu, çünkü kendinden sonra gelecek olan yetim ümmete “GÖRMEDEN SEVMEYİ” öğretecek ilk öğretmen olacağını. Muhammed aşkıyla yanacak nice nesillere dönüp “işte ben de yandım kavruldum bu aşkla, sizler gibi görmeden sevdim O’nu, yüzünü,kokusunu, sesini bilmeden sevdim. İnsan böyle de sevebilir Resul’ü, böyle de yanar bir sevdaya” diyordu. Seçilmişti O. Öğretmenlik vasfını taşımak zordur. Eğitimci olmak; önce kendi yaşayıp sonra yaşatmak demektir. “Damdan düşenin halini yine damdan düşen anlar.” Yetim ümmete öğretmen olarak seçilen şahsiyet de önce kendi yanmalıydı ki, Resul aşkına yanmayı öğretsin. Peygamberimiz Onun için “Allah aşkının kokusu Yemen’den geliyor” ya da “Rahmet kokusu Yemen’den geliyor” diyerek, bu sevgisinin yüceliğini teyit etmiştir. Hatta “Rabbim bugün bana Yemenli bir genç olarak tecelli etti” buyuracak kadar üstündür Üveys. O’na hırkasını yollayarak bir nebze olsun hasretini dindirmiştir. Bu büyük zat, Resulullah’tan sonra da yaşamış, Sıffin savaşında Hz. Ali’nin safında şehit düşmüştür.

Üveys’in duası:Veysel Karani Hazretleri Baras isminde bir hastalığa tutulmuştur. Bu hastalık sırasında ettiği dua sonucu Allah ona şifa vermiş, sadece küçük bir iz kalmıştır vücudunda. Eminiz ki bu izin sebebi hikmeti de o rahatsızlığını hiç unutmaması ve şükrünü yapması içindir. Bizler de dua ederken müstecap olanları söylemeliyiz. Üveys’in duasının tercümesi şöyledir.

“Allah’ım! Sen benim Rabbimsin; ben Senin kulun.

Sen her şeyi yaratan Halık’sın; ben ise Senin mahlûkun.

Sen rızk veren Rezzâk’sın; ben ise Senin rızkınla beslenen.

Sen mülk sâhibi Mâlik’sin; ben ise Senin kölen.

Sen gerçek izzet sahibi olan Azîz’sin; ben ise âciz ve zelil.

Sen hazîneleri bitmeyen zengin, Ganî’sin; ben ise fakr-ı mutlak içinde, ihsânına muhtacım.

Sen gerçek hayat sahibi Hayy’sın, ben ise hayat verişin olmasa, bir ölü.

Sen varlığı ebedî olan Bâkî’sin; ben ise gelip geçici bir fâni.

Sen sonsuz izzet ve/şeref sahibi Kerîm’sin; ben ise zillet ve kötülükler içinde bocalıyorum.

Sen ihsan sahibi Muhsin’sin; ben ise günah ve kötülük işleyen.

Sen günahları bol bol bağışlayan Gafûr’sun; ben ise günahkâr.

Sen sonsuz azamet ve büyüklük sahibi Azîm’sin; ben ise küçük ve değersiz bir hakîr.

Sen gerçek kudret ve kuvvet sahibi Kavî’sin; ben ise sınırsız acz içinde bir zaîf.

Sen bağış ve ihsanı verensin, ben ise lütuf ve ikramına muhtaç bir dilenci.

Sen her türlü zarar ve korkudan uzak Emîn’sin, ben ise maddî ve manevî korkular içinde biri.

Sen cömertlik sahibi Cevâd’sın, ben ise cömertliğine muhtaç bir miskin.

Sen kullarının duâlarına cevap veren Mucîb’sin; ben ise Sana dûa edip yalvaran.

Sen şifâ veren Şâfi’sin; ben ise türlü türlü dertlere müptelâ bir hasta.

Sahabenin Bile Dua İstediği Kişi: Peygamber Efendimiz (s.a.v.) Veysel Karani hakkında, “Onun duâsını isteyiniz!” buyurmuş. Sahabe-i Kiram da O’ndan duâ talep etmişler. Biz de duası kabul olunan Veysel Karani’nin duasıyla Rabbimize yalvaralım. Şu maddî ve manevi musibetlerin def’i için bu müstecab duâyı kendimize şefaatçi edinelim

Gazzali der ki: “Allah aşkı her gönülde var olan bir çekirdektir. Ancak şartlar elverdiğinde yeşerir,filizlenir ve güçlenir.’’Bu çekirdek hepimizde var ise eğer Üveys gibi onu sulayacak gözyaşları lazım bize. Ama çoğumuzun böyle bir derdi dahi yok. Ama bizim bu yazıları yazmamızın sebebi,kendimizde dahil hepimizin bu dert ile dertlenmesi için değil mi?

.........

Bu haftaki öğretmenimiz Üveys idi. Rüyalarla eğitilen, içine Allah aşkı ve Resul sevdası mühürlenen, gelecekteki misyonunu fark eden bir yüce şahsiyet.

Selam olsun sana Yemenli Üveys!.. Selam olsun senin yolundan gidip o sevdayı gözyaşlarıyla sulayanlara!.. Ve selam olsun günümüz Üveys’lerine...

arzum_gurel@mynet.com
Yozgat - 03.06.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail