Şeytanı Taşlamak, Ya Da!...
-1-

OLAY:

İnceleyeceğimiz olay, herkesin malûmu: Tanrı, Âdem’i yaratıp tüm meleklerin ona secde etmesini istediğinde, İblis (şeytan) karşı çıkar ve der ki: “Olmaaaz! Sen beni ateşten yaratmıştın, o ise çamurdan geldi... Ben ondan daha üstün iken, nasıl olur da ona secde etmemi istersin!.. Etmeycem işte!..”
Şeytanın sonraki hamlesi olan ünlü “yasak meyve” provokasyonunu ve sonra da cümbür cemaat yeryüzüne kovulmalarını es geçip, şimdilik sadece, şeytanın bu isyan olayındaki tavrıyla ilgili bir tartışmaya girelim.

UYARI: ASGARİ MÜŞTEREK
Olayı incelemeye geçmeden önce, bir tespit yapmakta fayda var: Meseleye teizm-ateizm perspektifinden bakmak gereksiz ve anlamsız. Bu olayı, isteyen “tanrısal bir ifade” bağlamında düşünür, isteyen “insan bilincinin evrensel sinerjisinden türemiş bir mit” olarak... Önemli olan, meselenin “BEN’lik” (ego-sistem) ve “BÜTÜNlük” (eko-sistem) ile ilgili yönlerini sorgulamak...
Adamın biri cebinde tavşan-ayağı taşırmış. “Bunu niye taşıyorsun, sen uğura filan inanmazsın ki!” demişler. Adam “Olsun,” demiş, “inanmayanlara da uğur getiriyor!..”

OLAYIN İNCELENMESİ:
Olay, günümüzde yaşanmış olsa; ve çamur yaradılışlı bir Âdem yüzünden cennetten kovulduğu için depresyona giren şeytan, bir psikologa gitse; hatta, şöyle gün görmüş bir dostuna danışsa; sanırım, sorununu anlamak zor olmazdı: Ben-değeri Tutkunluğu...  artı, Kibir...   artı, kendini evrenin merkezi –ve de en önemli yaratığı- sanmak... Özetle, Ben-perestlik... (bkz: patolojik narsisizm.)
Ben-perestlik, kanserden de beter bir illet... Aynı zamanda, özellikle kendini bir din, bir ideoloji veya bir davaya “adayanlar” için, çok yararlı bir “samimiyet testi”... Hayal-perest olabilirsin; servet-perest, şirket-perest olabilirsin, devlet-perest, milliyet-perest, hatta putperest  bile olabilirsin; bunlar çözülmeyecek şeyler değil... Lakin ben-perest, yani “kendine-tapan” isen, yandın... Zira, bu illetin virüsü sistemin en dibine, köküne yerleşmiştir. Öyle ki, her gün yeniden anti-virüs taraması yapsan bile, hep “iyisin, virüs filan yok” mesajı gelir...
Eh, kendini bu kadar önemsedin miydi, hemen arkasından, “mevcut statüyü kaybetme korkusu” gelir. Uzak çevrenden başlayıp, en yakınlarına kadar, kimseye güvenemez olursun. Öz kardeşini, öz oğlunu bile ezmek istersin, “Amanin, benim yerimi almak istiyor!” paranoyasıyla... Seni en çok sevenlerin bile uyarıları, hakaret ve ihanet gibi görünür gözüne...
Tıpkı, şeytanın, incelediğimiz olaydaki hali gibi... Öyle ya; be-hey şeytancık!... Madem ki sen tanrının cennetinde yaşıyorsun... Ve o kadar sevdiğin tanrın, senden bir şey istemiş... Ne olur sanki, be adam; seni ve bilinen-bilinmeyen her şeyi yaratmış olan o tanrının hatırı için, “ben”lik tutkusundan bir anlığına sıyrılıp da, Âdem’i selamlasan...
Ne yani; sen hiç, terfi etmek için patronunun önünde eğilmedin mi, aday listesine girmek için parti liderinin ayağına su dökmedin mi, birlikte olmak için bir kadının önünde nice taklalar atmadın mı?.. A benim kurnaz –ve akılsız- şeytancığım...
I-ıh!... Olmaz!.. Niye olmaz peki?.. Çünkü, şeytan beyefendi ateşten yaratılmış, gariban Âdem ise çamurdan...

Ki, şeytanın çamur dediği, aslında toprak ve su demek; ama, şeytan bu ya, ille de çamur atacak...
Dikkat buyurun; olayın “Ben-lik”le ilgili psikolojik kısmına, bir de sosyolojik olgu ekleniyor: Köken araştırması... Irk ayrımcılığı... “Sen çamurdansın, ben ise ateşten... Ben senden üstünüm!”...
İpucu: Her türden ırk, cins, din, dil, soy-sop, sosyal statü vb. ayrımcılığının altında yatan şey, bu “şeytani” düşünce olmasın sakın?.. Eyvah eyvah... Çünkü, eğer öyleyse, pek azımız temiz çıkarız bu testten...
İncelediğimiz olayın belki de en önemli yanı ise, şeytanımızın “dualist” mantığı; yani “ya ben, ya o” yaklaşımı...
Gerçi, şeytan da haklı. O zamanlar henüz İş Stratejileri konusundaki kitap furyası başlamamış ki...  Nerden bilsin “win-win” diye bir yaklaşım olduğunu?..
Zaten bu “ya ben, ya o” mantığı, doğası gereği, “akıl”dan yoksun bir yapısallıkta değil midir? Neden derseniz; akıl, en az dört boyut gerektirir. Akıl sahipleri, bir meseleyi “enine, boyuna, derinliğine ve zamanına” göre düşünürler...

Sadece “zek┠sahibi olup da, onu akıl sananlar, üç boyutla yetinirler: Eni, boyu, derinliği...

Ama bir de, ne akıl, ne zekâ; her işi “kurnazlık”la götürenler vardır ki, onlar üç boyutlu bile değildirler: Sadece iki boyutuna, enine ve boyuna bakarak hareket ederler... “Kurnazlık” denen zihinsel teknoloji, insan aklının –ve bilincinin- evriminde, biçimsel mantığın en düşük aşaması değil mi?

İki boyutlu ilkel resimler gibi... Tüm süjeler oradadır, herkes ve her şey görülür; ama derinlikten –yani perspektiften- yoksundur; birbirleriyle ilişkilerine, zamanca ve mekânca mesafelerine dair, görünenin dışında pek bir çıkarım yapamazsınız...

Yine olayımıza dönelim... Kutsal kitapları okuyan -ve anlayan- (ve ayrıca, adına ister tekamül nazariyesi, ister evrim teorisi deyin, insanoğlunun bilişsel gelişimini sorgulayan) herkes bilir ki, meleklerde olmayan ve sadece Âdem’e verilen bir yetenek vardır... “Özgür irade eşliğinde işleyen bir Akıl”...

Özgür irade lafını “kurnazca” yorumlayıp da fazla abartmayalım lütfen. Bir insanın özgür iradesi, dünya üzerinde tuttuğu yer kadardır; hani, “cirmin kadar konuş” derler ya... (cirm’in İngilizcesi “size, mass, body”)... Eh, insanın “size”ı en azından “kendi kadar” olduğuna göre, Özgür İrade’nin mutlak egemen olabileceği ilk (ve belki de tek) yer, “insanın kendi iç-dünyası”dır... Biz ise bunu tam tersine anlayıp, özgür irademizi hep dış dünyayı değiştirme yolunda kanıtlamaya çalışır, sıra kendimizi değiştirmeye geldiğinde ise “ay, ne kadar iradesizim ayol” deyip dururuz...

Şeytanın zırt dediği yer de, bu... Meleklerin (ve yine bir melek olan kendisinin) “özgür irade ve akıl”dan yoksun olduğunu bilmediği için, tanrının talebindeki derinliği göremeyip, sadece iki boyutlu bir tepki veriyor”: “Ben ondan üstünüm!” Kibir denen duygunun ne kadar ilkel bir düzeyin ürünü olduğu apaçık görülmüyor mu?..

Şeytan da, (o günden bu yana) intikam almak için Âdem-oğulları ve Havva-kızlarıyla uğraşadururken, her konuda, bilebildiği bu tek ve mecburi stratejiyi kullanıyor: İnsanların meselelere iki –veya en iyi ihtimalle üç- boyutlu bakmalarını sağlayıp, “akıl”larını yetersiz kılmak.... 

İşte, şeytanın insanoğluna attığı en büyük kazık (ya da, windows’una yerleştirdiği en etkili virüs) bu iki boyutlu “kibir” duygusu. Virüsün yapısı gayet basit. “Kim kimden üstün” algoritmasıyla çalışıyor... Sonuçları ise, gayet başarılı: Aynı Âdem-Havva’nın evlatları, salakça kıskançlıklarla ve “ötekine üstün-gelme” tutkusuyla, birbirini eziyor, öldürüyor...

Aynı tanrıya inanan farklı dinler, birbirlerine “sen şeytanın uşağısın” deyip, savaşır oluyorlar... Aynı dinin mensupları farklı mezheplere bölünüp, birbirlerini “münafık” diye öldürüyorlar. Aynı ideolojinin takipçileri, fraksiyonlara bölünüp birbirlerini kırıyorlar... Aynı dünyada yaşayanlar, o biricik dünyanın küçücük bir kısmına sahip olmak için tamamını tehlikeye attıklarını göremiyorlar...

Ama biri kalkıp da bu insanlara “akılsız” derse, kıyamet kopuveriyor. Bu kez, hepsi biraraya gelip -“düşmanımın düşmanı dostumdur” kurnazlığıyla-  “akıl”a karşı cephe kuruyorlar...

Üç kuruşluk kibrit üretmek için, milyon liralık ağaç kesiyorlar... “İlle de kendi arabama binecem!” tutkusuyla yoğun trafikler yaratıp, on dakikalık yolu bir saatte gidiyorlar... Yüz paralık kazanç için, milyonlarca insanı -kendileri dahil- kandıran, süslü yalanlar söylüyorlar...

Nereden bakarsan bak, sürekli, kendi bindikleri dalı kesip, kendi bastıkları zemini yok ediyorlar... Ve bunu yüzlerine vuran olursa, ona “münafık” diyorlar...

Şeytanın –ve iş lafa geldiğinde burnundan kıl aldırmayan âdemoğullarının- kibir denen bu iki boyutlu ego-illeti yüzünden düştükleri durum karşısında, gelin de, şu güzel hicvi hatırlamayın:

(Sansür kaygısıyla, ikinci satırda bazı kelimeleri değiştirdik:

İnsanoğlu gariptir, her lafı kaldırmaz; 

Eşek! desen kızar da, üstüne binsen aldırmaz...

“Kim kimden üstün” kavgası sürerken, güzelim dünya harabeye dönermiş, nice hayatlar heba olurmuş, kimin umurunda!

Ve şeytan, insan soyu tükendiğinde kendi varlık nedeninin de kalmayacağını akıl edemeyecek kadar “kurnaz” olduğundan, hâla keyifle sırıtıyor...

Zavallı Şeytancık... Başta dediğimiz gibi, iyi bir kognitif-ekol psikologuna rastlasa, belki de kısa bir terapi sonucu, bu meş’um akıbetten çoktan kurtulmuş olurdu...

Kibirsiz, gurursuz, onurlu günler dileğiyle...

Bu yazı www. aciksite.com’da yayımlanmıştır.

 

Akın Yılmaz
yilmazma@superonline.com
16.12.2003
http://gulizk.com


Üst Ana sayfa e-mail