Hiç İlimsiz Kur'an / Yaşam Olur mu?

Savaş Eren
 

“Şimdi diyelim ki ben, belli bilgileri aldım. O bilgileri hazmettim!. Biliyorum ki, her insan kendi yaratılış kapasitesi ve formasyonunun ötesinde bir şey yapamaz!. Ben, bu bilgiyi özümsediysem eğer… Lokantaya gidiyor, oturuyorum. Garson geliyor ve tabağı önüme atıyor; ben kafamı kaldırıp bakmıyorum bile!. Aynı hareket bir başkası için oluştuğunda büyük bir infial duyuyor ve garsona çıkışıyor!..Ben, o insanın yani tabağı önüme atanın, yapısında mevcut olan programının sonucu olarak o fiili işlediğini, programında başka türlü bir davranışı ortaya koyacak veri olmadığını idrak etmişim ve kafamı kaldırıp bakmıyorum!.Diğeri ise, bu ilimden mahrum.. Mahrum olduğu için garsonun o anda başka türlü davranabileceğini, başka şeyler yapabileceğini düşünüyor, onu düzeltmeye çalışıyor. Böyle düşündüğü için de, sadece kendi körlüğünü itiraf ediyor, ona kızmakla... İlim, bende böyle bir yontulmayı getiriyor. Böyle bir yontulma dolayısıyla da artık ben, onunla fazla meşgul olmuyorum, kafamı bile yormuyorum, "niye?" diye kızmıyorum..” (Sisteme Dair Bir Açıklama / A.HULUSİ)

Biz, kafa yormamız gereken konulara gelirsek; Hz. Muhammed’ in yanında, kıldığı iki rekat namazla O’ nu ruhaniyet bakımından geçtiğini zanneden sahabi gibisi de yer alabiliyorken, yine ashab arasında, zirvelerde dolaşan bir Hz. Ali ve Te’vil ilmine mazhar kılınmış bir İbn-i Abbas da bulunmuşlardır. Anlaşılan o ki onların her biri, var oluş gayeleri ne ise onu yaşamışlar.

İnsan beyni/yaşamı, birbirini takip eden belli süreçleri bünyesinde barındıran bir özelliğe sahip. Burada “REŞÎD” isminin manasına bir göz atarak konuya giriş yapalım.

“ "REŞÎD" ismi insanda "RÜŞD" hâlinin oluşmasını sağlar. Fizik bedende "rüşd" bir tanımlamaya göre, "bülûğ" ile başlar; çünkü o zaman cinsiyet hormonları faaliyete geçerek zihinsel fonksiyonlarda "aklı" güçlendirir  ve aynı zamanda da cinsiyet hormonları beynin biyokimyasını etkileyerek "günah" dediğimiz "negatif yüklü mikrodalga enerjinin" ruha yâni mikrodalga bedene yüklenmesini sağlar. Olgunluğun tabanı, insanın ölüm ötesi yaşam olabileceği ihtimalini düşünerek, hayatına ona göre yön vermesi, bu konuda araştırmalar yapmasıyla başlar!

İşte "REŞÎD" ismi bu en alt sınırdan başlayıp, "İlâhî sıfatlarla tahakkuk etme" hâli olan "FETİH" hâline kadar devam eder. Ondan sonra bir başka şekilde hükmünü icra eder.” (DUA ZİKİR / A.HULUSİ )

Bu konuya, İNSAN-I KAMİL adlı eserinde şu şekilde değinir Abdulkerim Ciyli Hazretleri:

“İNSANLARIN SIFAT TECELLİLERİ BAHSİNDE ÇOK DEĞİŞİK TECELLİLERİ VARDIR. HER BİRİ BİR BAŞKA ŞEKİLDE BU TECELLİYİ ALIR. İŞ BU DEĞİŞİK DURUMUN SEBEPLERİ ŞUNLARDIR:

1)     ALIŞ KÂBİLİYETİNDEKİ DURUMLARI: Alış  kâbiliyetindeki durum. Yani temeldeki şu beyinde açılma oranları.

2)     İLMİ YÖNDEKİ YETENEKLERİ, İLİM SAHASINDAKİ KAVRAYIŞ DURUMLARI: Ne kadar ilmin varsa, tabii Ef’al düzeyindeki ilimden söz etmiyoruz. Kendini tanıma yönündeki ilmin ne kadar genişse, o kadar o şeyle karşılaştığın zaman onu değerlendirebiliyorsun. İlmin olmaz, o şeyle karşılaşırsın ama, dümdüz geçersin üstünden, hiç fark etmezsin bile ne olduğunu.

3)     AZİM VE SEBAT DERECESİ: O şeyi elde etmedeki Azim ve Sebat. Sadece bilgisiyle yetinebiliyoruz. Onu yaşamak için gereken azmimiz ve sebatımız yok. Üç gün, beş gün bir ağırlıkla gidiyoruz, ondan sonra bırakıyoruz, geçip gidiyoruz. Azim ve Sebat, evvela bu şeyi ben mutlaka elde edeceğim diyeceksin ve onu elde etmek için de sebat edeceksin, zorlandın, tıkandın kaldın, geri dönüp gitmeyeceksin, devam edeceksin, her şeye rağmen devam edeceksin, ta ki onun neticesine ulaşana kadar. Alış kâbiliyeti, İlmi yeteneği Azim ve Sebatı.

KENDİLERİNDEN BU SAYDIĞIMIZ ÜÇ HALDE NE KADAR İLERLEME VARSA, BU ÜÇ HUSUSTA NE KADAR İLERLEME VARSA, BU TECELLİDEN NASİPLERİ DE O KADARDIR  ANCAK.”

Şimdi, bunlardan şu anlaşılıyor; İnsan/beyni, ilk etapta bir “insansı” düzeyinde hayata atılmış olabilir. Ama bu beyin, adım adım “müttakiler” düzeyini geçerek, “mülhime” basamaklarında insansıdan kopuş evreleri/mutasyonlar ile sıçrayabilirse Mutmainneye, İNSAN oluyor. Sonra yine bu beyinde dönüşümler devam ediyor ve mutmainneden, radiyeden sonra bambaşka bir alem ve düzey/yaşam olan, Mardiyedeki yaşama FETİH ile adım atıyor. Evet hâlâ ve yine sonra, “Hz. İsa’nın bedenlenerek dünyaya tekrar gelişi ve Muhammedi oluşu anlatımında görüldüğü gibi” bir beyinde ve biyolojik bir beyin ile ancak mümkün olabilecek olan Zatiyûnluğa ulaşıyor. Beyin bu son dönüşüme de yol veriyor/imkân sağlıyor. Allah’a ve Allah’tan iniş çıkış yolları böylesine açık iken, kim bu yolları, “sistem adı altında” örtüp / kapatıyor. Cevabımız yine “KENDİSİ” olacaktır.

Öbür yandan, tahir olmadan, yani beşerî kalıp/şekil ve kayıtlardan arınmadan bana el süremezsiniz diye bizleri uyaran bir Kur’an ile muhatabız. Risaleti yanında Nübüvvet özelliğini de buram buram yaşamış bir UYARICI ile karşı karşıyayız. Bu UYARICI, Fena/çıplaklık yönünü bize yansıtan söz ve davranışları ile beşeriyetimizi sarsıyor; hemen akabinde Beka yollu, süper giyinmiş, “örtülere bürünmüş” görüntüsü de zihinleri hayallerin peşine sürüklemeye yetiyor. ”Allah ismi” ile insan türüne, “bak söylemedi demeyin” gibilerinden varlığı, sadece haber verilmiş, “Ahadiyet=Hiçlik” vasfı ile tarif edilen, daha doğrusu tarif edilemeyen, bir “Mutlak Zât” ile ve de onun türlü türlü, renk renk, manaları, perdeleri yani meşhûr sistemi ile yüz yüzeyiz.

Fena olmadan Beka olur mu? Bize çok güzel bir elbise sunulsa dahi, üzerimizdeki eski püskü belki kirli giyisiyi çıkarmadan o “güzel elbiseyi” giyebilmemiz mümkün mü?

Şimdi, “hiç kimse ameliyle bir yere varamaz/cennete giremez” diyor, “sen de mi ya Rasulallah” diyorlar, “evet” cevabını alıp sonra dönüp “ iki rekat namaz kılar, seni de ruhaniyetimle iki adım geçerim” diyor.

KADR gecesi/ânı, bin aydan (83 yıl ibadetle geçmiş ömürden) hayırlıdır deniliyor, Kadr anı, secde hali gibi, müthiş, beşeriyetin ifna olduğu bir haldir izahı da yapılıyor, tutup tapınak tapınak veya karanlık odalarda tapınarak o KADR hali aranıyor.

Rasulullah buyurmuş ki “Ahir zamanda mescidler tıka basa dolacak da, içlerinde bir tane mü’min bulunmayacak” Bu işaretler/uyarılar hiç mi bir şey ifade etmiyor bizlere? Bu kadar mı gözümüzü cennet hırsı bürüdü? Bir bürüyen/bürünen var. Onun için hava da hoş yani. Açtığım zaman alamazsan, örttüğüm zaman hiç alamazsın diyor sanki. Ya da açınca bazı şeyleri fark edebilip, örtünce de “neler oluyor” şarkısını/pardon şaşkınlığını dile getirenlere de pes yani. Kendimizden söz ediyoruz ya, bu hallere düşenler bizleriz, başkaları da değil.

Tamı tamına 62 sene, yapamadığı, eda edemediği, hangi namazları, oruçları, riyazatları, Şems ile görüştüğü sadece üç yıla sığdırdı da, evet bu üç yılda nasıl bir hızlandırılmış programla, ne tür ibadet çalışmaları yaptı da Molla Celaleddin, “bugün artık dünkü molla değilim” diyen Mevlana’ ya dönüştü?

Ne diyordu Abdulkerim Ciyli Hazretleri: “ Ne kadar ilmin varsa, tabii Ef’al düzeyindeki ilimden söz etmiyoruz. Kendini tanıma yönündeki ilmin ne kadar genişse, o kadar o şeyle karşılaştığın zaman onu değerlendirebiliyorsun. İlmin olmaz, o şeyle karşılaşırsın ama, dümdüz geçersin üstünden, hiç fark etmezsin bile ne olduğunu.”

“Kişinin gerçekte var olmayan vehmi benliğinden kurtulup, kendisindeki ilâhi benliğin zâhir olmasını sağlama çalışmaları olan Tasavvuf’ta “Allah’ta yok olma” diye târif edilen müşahedeler söz konusudur... İşte bu yoldaki bazı müşahedelerimizi ihtiva eden kitabım” dediği Üstad Ahmed Hulusi’ nin, “TECELLİYAT” ‘ına  bir göz atıyoruz;

“Bil ki, işitmiş, okumuş, bilmiş olan değil, idrâk eden tatbikçidir.
Çok kişi vardır ki, onlar gerçeği işitmiş veya birkaç bilenin yahud idrak ehlinin eserlerinden okumuştur... Fakat, idraktan mahrum oldukları içindir ki, o gerçeği idrak edememiş, inkâra hatta suçlamaya, tekfire gitmişlerdir.
Taklit eden değil, taklit edilen olmaya çalış!.
Nakleden değil, nakledilen olmaya gayret sarf et!..”

Ehh, biz yine nakillerimize devam edelim;

“   "ALLAH'I, AYAKTA, OTURURKEN  VE YANLARINIZ ÜZERE YATTIĞINIZ ZAMANLARDA ZİKREDİN." (4-103)

Genel mahlûkata ait zikir başkadır; "insan"a ait olan başka!.
Burada bahis konusu edilen "zikir", bütün mahlûkatın yaptığı değil; sadece insanlara şâmil olandır... Çünkü;

"BİZ EMÂNETİ GÖKLERE, YERE VE DAĞLARA ARZETTİK, ONLAR BUNU YÜKLENMEKTEN KAÇINDILAR, ENDİŞEYE DÜŞTÜLER; İNSAN BUNU YÜKLENDİ." (33-72)

Âyetinde belirtilen emanettir bu!. .
"
Zikir"; insanların asıllarına yöneliş ve tekâmülleri derecesinde, gerçek anlamına uygun bir hâl alır.
Başlangıçtaki zikir dilden, hep bir kelimeyi tekrar ile olur.
Daha sonra bu, içten ve dil hareket etmeksizin olur.
Bundan sonra kalbten zikir gelir...

Bunu daha da açık izah etmek istersek, "tefekküri zikir" de diyebiliriz.. Gerçek anlamdaki zikrin, ilk basamağı budur. Bundan evvelkiler, bu basamağa gelmeye yarayan yol gibidir.
Burada birkaç hadîsi şerîfi daha belirtelim.

«Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır.»

«Bir saat tefekkür, yetmiş yıllık ibadetten hayırlıdır.»

«Bir saat tefekkür, bin yıllık ibadetten hayırlıdır.»

Böylece kişi, tefekküre başlar... Bu mertebede, dünyadan sıyrılmıştır artık...
Bundan sonra zikir sırdandır... Kişinin, âhıretle dahi alâkası kalmaz.
Ve daha sonra da hafî zikir başlar!. Burada tefekkür, esmâ mânâlarından dahi tecrittedir!. Burada, birlik, mutlak bölünmez birlik tefekkürü ve müşahedesi başlamıştır...
Bütün bunlardan başka, ahfa vardır ki, onun hakkında ne dilin gücü yeter bir şeyler söylemeye; ne de kalemin gücü yeter bir şeyler yazmaya.... Onu, Rab bilir!... Rab'dadır.!.. Rab'dandır!.. Rab'dır!..
Kişi, sırdaki rûhâniyetle zikre başladıktan sonra, artık Rabbın örtüsüne bürünülmüş demektir. Buradaki tefekkür, «
Bir saat tefekkür, bir yıllık ibadetten hayırlıdır» hadîsinde bildirilen tefekkürdür ancak.

Sizin anlayamadığınız, hareketlerinin gerçeğini idrak edemediğiniz kişileri inkâr veya tenkit etmeniz, kınamanız, sadece sizin seviyenizi ortaya koyar; onlar ise, kendi âlemlerindedirler.
Öyle ise artık siz;
"
SİZE NE DERECE HİDÂYET VERİLMİŞ iSE, O'NU ÖYLECE ZİKREDİNİZ." (2-198 )
Buyruğu üzere, Gerçeğe yönelip, idrâke çalışınız. Fakat bunu da elbette kapasiteniz dahilinde yapabilirsiniz. Öyle olunca kapasitesi sizinkinden daha geniş olabilecekleri niçin inkâr edersiniz?. Her biriniz ancak kapasiteniz kadarından mesûlsünüz.
Sık sık okursunuz ya;
"
HİÇBİR NEFİS VÜS'ATİNİN HARİCİNDEKİNDEN MÜKELLEF DEĞİLDİR" (2-286) “
                           

Evet, bizim söylemek istediğimiz, herkesin aynı mutlak tek gerçeğe, Allah’ın Zatına yönelmeleri gerektiği değil, bu abes ve de ahmaklık olur. Ancak, külliyen tek tip reçetenin de yutturulmaya çalışılması da doğru değil. Her ikisi de nefslere zulüm oluyor.  

Bunları sen nasıl ve kime söylüyorsun denilebilir. Ya hu her şey çok açık, tek gerçek mutlak bilgi kaynağı, Rasulullah Aleyhisselam adı altında o Muhammedî boyuttur. Diyoruz ki; “Senin bize fark ettiklerinle, seni anlayabildiğimiz kadarıyla yine sana yöneliyoruz, yine senden yardım/ilim talep ediyoruz. Sen bildirmesen, fark ettirmesen farkın farkını, biz neyi anlamış olabilirdik ki bugün? Kusura bakma sende Celal olabilir, Cemal de olabilir. Açar idrak ettirirsin, ama örter/bürünürsen de yine senin fark ettirdiklerinle sana deriz ki; “bu örtünün altında, bürünülmüş manaların / perdelerin altında / özünde mevcut olan,  yine bize bu “ hal / durum ile ” vermek istediğin “ hakikat / bilinç noktası ” nedir?”

Bu arada, biz bir zamanlar YENİLENiyorduk / YENİLENMEye başlamıştı(k) değil mi? Yanlış anlamamışsam eğer, “konuya daha giriş” yapılmadı arkadaşlar. Neyse, lâ yüs’al amma yef’al. Biz hele doğru yola gelelim de. O yola doğru bir şekilde girelim de, gerisi gelir.

Ne demiş Hacı Bektaş-ı Veli; “İlimsiz gidilen yolun sonu karanlıktır”

Saygı ve sevgilerimle.

 

 
 
İstanbul -01.04.2008
sorsavaseren@hotmail.com
 http://sufizmveinsan.com