Savaş Eren
 

Adı tam olarak konulamasa da, gündemden hiç düşmeyen bir konu. Belki Onun gündeminden düşenler olabiliyor, zaten yaptığından sual edilememesi sözkonusu. “Allah’a ermek” demişiz adına. Her bir şeyin hakikatinde potansiyel/bi’l-kuvve olarak sadece Allah’ın mevcut olduğunu biliyoruz. Ama bu durum bizde-bilincimizde (hani o biiznihi) açığa çıkmadıkça, Allah’a ait olanla karşılaştığımızda yazılı-sözlü yahut fiilen, nasıl anlamlandıracağız, bize ne ifade edecek o görülen-duyulan?

Öncelikle, Allah Ehlinin, ki onların dilinde söyleyenin, elinde tutanın Allah olduğunu duymuşuzdur, insanlığa hakikate dair anlattıkları, ortaya koydukları veriler acaba yine bize-beşere göre bir anlatım mı diye düşünüyorum.

Öte yandan, belli bir süreç olarak öncesi de olmakla beraber, insan olmak üzere ilk adım, anne ve babadan gelen birer damla sıvının döllenebilme başarısını göstermesiyle atılıyor. Artık 120. günle de bildiğimiz manada sisteme bi’l-fiil-ama fıtrî olarak dahil oluyor. İstisnaların ise her zaman sistemle beraber var olabilme özellikleri bilinir. Çünkü aynı özden kaynaklanıyorlar ve birbirlerini yalanlamıyorlar. Zaten makul olanı şu ki, sistemi var eden güç sistemin özünde mevcut. Konuyu dağıtmadan devam edersek, döllenme aşamasından sonra yaşama bir bebek, yeni bir insan armağan edecek o üreme hücreleri, yiyip içtiklerimizden meydana geliyor. Tıpkı bizim gibi, topraktan hücre olarak insanlığa ulaşıyorlar.
Felsefenin de dönüp dolanıp takıldığı, durakladığı nokta, insanın varlığı yani kendisini, ne olduğunu anlama-bulma işini insan, yine kendisi ile yani kendisi dediğimiz beyni-bilinci ile yapıyorsa, bu beyin olarak gördüğümüzün ne olduğudur. Kendini anlama-tanıma çabasında olan insan, bunu yine kendisi olarak ortada olan beyni, düşünceleri, bilinci ile başarmaya çalışıyor. Burada da iş epeyce zorlaşıyor.

Tasavvufta şöyle değinilmiş konuya Ehli tarafından : "Şu yol ki Allah`dan kula gider, cümle saadet içinde saadettir. O yol ki kuldan Allah`a gider, cümle dalâlet içinde dalâlettir."
Döllenmiş olan o ilk-tek hücreden inşa edilen bedeni ile dünyaya gelen bebek, bildiğimiz giriş-gelişme-sonuç diyebileceğimiz dönemlerden geçerek belli yetişkinlik düzeyine geliyor. Sonuç biziz, bizliğimiziz. Allaha ermek (?) için nereden, nasıl yola çıktığımızı derûnî bir düşünce ile görebiliyoruz değil mi? “Yoktan varolmuş yoklar” tanımlaması boşuna yapılmıyor galiba insanlar için.

Çok mu şüpheci ve de ümitsiz bir görüntü sergiledim. Bir hedef ve ona giden yol mevcut değil mi, ne dersiniz. İnsan türünde, birimsel-vehmî benlik zannı ile Allah’tan ayrı düşüldüğü noktada, fıtrî kulluk (namazda rükû yani, belden aşağısı dik duran kısım sembolü) ile yapı anında Allah kavramı ve varlığı bünyesinde öylesine eritiliyor ki, bize ancak şunu düşünebilmek kalıyor; tek bir varlık, tek bir boyut mevcutken, ayrılık ve gayrı kavramı söz konusu değilken, olan her bir varyasyon, ilimde, ilmen, ilmî olarak var. Varlığı yok. İlmî olarak, sadece. “İlla Allah” yani ve “var” sonradan ekleniyor.

Böyle olunca, sisteme dair bir açıklama ile hafızalarımızı yoklamamız gerekiyor. Yol, çıkış, Allah bünyesinde, bu prensipler ışığında olmalı.
Varlığı teke indirip (tercihen tevhid denilebilir), oluşumların sadece ve gerçekte ilimde olduğu idrak edilince, ortada tek bir varlık ve onun mertebeleri kalacaktır. İlahi/Mutlak varlığa ait mertebeler-boyutlar. Zat, Sıfat, Esma, Ef’al mertebesi. Vahid ve Kahhar olan varlık/mana, Sıfat mertebesinde anlatılırken, bu boyutun tafsiliyle Esma mertebesi dile getirilmiş oluyor. Sıfat mertebesinde tavsif edilen vasıflar-özellikler ise tek bir Zatın vasıflarıdır, zata ait olan vasıflardır. Esmanın, manaların birbirini algılaması ile de otomatikman efal mertebesi varlık buluyordu. O, Zatî ilmi ile dilediği manayı var eder ve seyreder.
Tasavvuf ilmi, varlığı bu şekilde deşifre etmişken, bugün o ilim, içerisinde kaynamakta olduğu varlık kazanının kapağını çoktan üzerinden attı. Biyolojik et-kemik bedenler ruh bedene, onlar ise nur yapıya dönüştü adetâ. Rahmet ırmağına daldırılmışlar da, ancak çıkmak nasip olan çıkabilecek bu sarhoşluk halinden.
Eski anlatımla hangi mertebe-boyut veya mana ele alınırsa alınsın, Ahadiyyeti esas olduğu için, o boyutun sınırı belirlenemeyeceği için, sınırsız, çok yönlü bir algılamaya zorlanıyordu idraklar. Şimdi olay netleşti ve tek bir boyutun geçerliliği anlaşılıyor. Tek bir boyut = ESMA. Ötesi yok, hiç.
“Yef’alü ma yürîd”. ( O dilediğini yapar). Özne(fail), Allah. Yüklem, yapar(fiili ortaya koyar). Ne-neyi, dilediğini. Bir cümlede, özne, yüklem, belirtili-belirtisiz nesne, dolaylı tümleç (mekan-zaman anlamında), ve mahiyet bildiren edat bulunur. Şimdi, sınırsızlık esas olunca özne, nerede, neyi, hangi vasıfla, ne aracılığı veya ne üzerinde yapacaktır. Bizatihi varlığının sınırı yok ki diğer öğelerini nereye sığdıracağız cümlenin.
Evet böylelikle elde tek bir boyut kalmış oluyor. Madde manadır, mana maddedir. Balçık anlayışından hücreye sıçrandı, şimdi hücre algılaması da iptal oluyor. Tek bir boyut olan ESMA = STRİNG boyutunda, “her an yeni bir şanda oluş” demek olan dönüşümler/dönüşler, tek bir varlık bünyesinde ve ilmi olarak belli boyutlar, lokalizasyonlar, yapılanmalar olarak tarif edilmiş, anlatılmış Din kapsamında. Arş, kürsi, semavat yapılanmaları,Ef’al mertebesi, Sıfat mertebesi anlatımları arkasındaki boyutlar/idrak düzeyleri, hep bu ESMA(STRİNGLER) deki dönüşümlerden ibaret, başı ve sonu olmayan bir şekilde.

İnsan olarak bizler için ise, bir varlığımız olmaması hasebiyle, ilmî var oluş yani seyirde, bu ilmî bünyede, idrakı oluştuğu anda olayın, yaşamı da fiile çıkabilecekse eğer ilme dönüşecek ve bu ilim ile başka koku alınmayacaktır. İmam Gazali’nin de Mişkatü’l-Envar’ında dediği gibi; “onların “bu gün mülk kimindir? Vahid ve Kahhar olan Allah’ın” hitabını duymaları için kıyametin kopması gerekmez, onlar bunu dünyadayken yaşarlar”

Sevgi ve saygılarımla.

 

 
 
İstanbul -04.08.2007
sorsavaseren@hotmail.com
 http://sufizmveinsan.com