Savaş Eren
 

Diyelim ki, bir yazı okuyorsunuz. Eğer yazıyı gerçek manada “oku”yabiliyorsanız, yazarının o ibarelere yüklediği anlamları deşifre ediyorsunuz demektir. Dolayısıyla en basitiyle; okunan bir yazı, deşifre edilen anlam yüklü ibareler, bir şekilde aşina olduğunuz, nüfuz edebildiğiniz üslup, sizi doğrudan yazarına taşıyan basamaklar olacaktır. Bunun dışsal ve içsel yaşantılarda aynen geçerli olduğunu düşünüyorum.

Önemli bir husus da şu ki, okumak için yönelinen şeyin, hangi boyuta ait bir idrakın eseri olduğudur. En azından HAKKIN-SABRIN tavsiye edildiği düzey, terkip kayıtlarını kırmak yolunda fayda sağlayacaktır.  

Evrensel Sırlara götüren yaşam tarzı ise, Kur’an ve Hadislerin ışığında, buradan yansıyan Evliyaullahın yaşamları ve dile getirdikleri ile topyekun bu ışık tutulan  GERÇEĞİN  okunmasıdır. Haddimizin/hadlerin aşılıp/aşılamaması hassasiyeti ile beraber, şunu da ifade edelim; ışık, tutulduğu yeri gösterme gayesini güder. Noktanın projeksiyonunda, nokta kendisini sergiler. Projeksiyonda seyredecek olan ise, noktadan hiç ayrılıp kopmamış, noktadan hiç açılmamış, saçılmamış, “cahillerin (?) çoğaltmadığı” NOKTADAKİ  İLİM’ dir.   

Elif’e Ba’ ya-alfabeye- , kelimelere, cümlelere, yazılara varlık veren de; o varlığı, pardon yazıyı-noktalama işaretleri adı altında- canlandırıp ona hayatiyet veren de yine NOKTA.

“Allah kime hayır murat ederse, ona dînde derin anlayış verir" (Ayet)
-Soru : “Bir insansı, bu ilim ile ilgilenir mi?”
-Üstad: "Evet, ama derin tefekküre giremez"
Bu iki ibarenin, ifade ettiği “MANA/RUH/NOKTA” dan projekte olmuştur her ŞEY ve bizim, bazı şeylerin (İLİM), bazı şeyleri (malum) mutlaka meydana getireceğini; bazı şeylerin de bazı şeyleri kesinlikle oluşturamayacağını anlamamız gerekiyor.
Bugün şuna benzer bazı ifadelerle karşılaşabiliyoruz: "Biz buna boyut dedik daha önceleri... Ama boyut deyince öteledik, o sebeple artık boyut da demiyoruz, bilincin bakış açısı diyoruz."
Biz ise, bundan yıllar önce tasavvuf/ilim sohbetlerinden hatırlıyoruz ki; "Boyut/boyut farkı denilince idrak anlaşılmalı, idrak farklılığı/düzeyleri anlaşılmalı" Ve hafızalarını hemen yoklayıveren arkadaşlarımıza hatırlatmayı bir borç biliyoruz.
Lütfen, isimle resimle, musluklarla değil, sadece su ile ilgilenelim. Bunu KENDİmiz için yapalım. Zira yine biliyoruz ki, benim, senin/sizin, tüm isim ve resimlerin /şahısların aynı ile yerine geçip kullanılan ve işlerliği olan bir “zamir” vardır dilimizde. Evet “o” zamiri. O ise “KENDİ” denilendir. Her DAİM sende/bende işlerliği söz konusu olan “BİR  BEN” yani “O”.
“MÜ’MİN” kelimesiyle işaret edilen vasfa sahip olan, ilmi yitiği bilir ve nerede/kimde bulur (duyarsa) alır. Aksi tavırların sergilendiği mahal ve meclislerde başka vasıflar hakimdir.
“Kabul etmeyeceği duayı kuluna ettirmeyen ALLAH”, İLMİN idrakını niye/ne hikmetle verir acep?.. İlmini/yaşamını demiyorum; idrakını diyorum. Zira, önce dua sonra ise icabet oluşuyor değil mi? Dua eden de icabet/tahakkuk eden de ayrı/gayrı ve ötede değil, değil mi?
Bakın ne diyor Şems-i Tebrizi, “MAKALAT” adlı eserde;
“Henüz ergenlik çağına gelmemiştim. Muhammed(î) aşk(ı) ağır basınca, yemekten içmekten kesilirdim. Bu halin otuz kırk gün sürdüğü olurdu. Babam bir gün bana dedi ki:
“Oğul, bu ne hal, nasıl bir yoldur, bu yolun sonu nereye varır, ben bu halden korkmaya başladım”
Ona dedim ki; ”Babacığım, benim seninle babalık-oğulluk ilişkimiz neye benziyor, biliyor musun?.. Bir tavuğun altındaki yumurtaların arasına bir kaz yumurtası karışmış, zamanı gelmiş yumurtalardan civcivler çıkmış, büyümüşler. Bir gün analarının arkasında bir göl kenarından geçerken, kaz yumurtasından çıkan atlamış suya, başlamış yüzmeye.. Tavuk “eyvah” demiş, “gitti yavrucuğum, helak olacak, ölecek, ne işin var senin suda!..”
Babacığım, o kaz yumurtasından çıktı ve onun fıtratı suda yaşamaktır, yeri yurdu sudur..”
İşte bu konuşmadan sonra babam rahatladı ve beni de rahat bıraktı, diyor Tebrizli ŞEMS.
O yaşta o hali, hangi çalışma, hangi amel, hangi sistem oluşturmuştur? Allah’ı bize anlatılanı kadarıyla veya anlatılsa bile bizim anladığımız kadarıyla kayıtlamayalım. O “iki kap ilim” bizde de potansiyel-kuvve olarak mevcut. Hepimiz kabımız kadar su alıyoruz deryadan. Artık, VEHMÎ BENLİK KELLEMİZİ uçuracak olan öbür kaba burun kıvırmayı bir bıraksak diyorum.
Sevgi, saygı ve tefekkür ile kalınız.
   

 

 
 
İstanbul -18.09.2007
sorsavaseren@hotmail.com
 http://sufizmveinsan.com