(Bu Yazı 4 Ocak 2000 tarihli Akşam Gazetesinde yayınlanmıştır.)




XIII. yüzyıl... Anadolu’da çöküntü devri... Savaşlar, işgâller, ayaklanmalar, yağmalar, ağır vergiler, can ve mal kaygısı, kıtlık, kargaşa...

Öte yandan, Moğol akınlarıyla batıya göçen mâneviyat erlerinin can veren nefesi... Kanla sulanan topraklarda Tasavvuf tohumlarının yeşermeye başlaması...

Yoksulluk ve huzursuzluğun insanları arayışa götürdüğü bu dönemde,

birliğe hasret gönüllere su serpen bir ses duyulur:

“Ben gelmedim dava için

Benim işim sevi için”

Ve Kendini şöyle tanıtır;

“ Ete kemiğe büründüm

Yunus diye göründüm”

Aslen, ette de kemikte de var olan o bilinç , Yunus adını alıp Âşık anlamına gelen ‘Emre’yi de lâkap seçer kendine...

Tarihçiler kayıt düşmeye bayılır; bir doğum yeri ve yaşam hikayesi aranır sesin ardında...

Kimdir Yunus Emre?

Ne zaman doğmuştur, nerede?...

O her ne kadar ,

“Evvel benim ahır benim

Canlara can olan benim

Ağ üstünde kara dizen

Ol yazılan Kur’an benim”

dese de sorular sürer inatla... İşin garibi, cevaplar da kesin değildir. Rivâyetlere dayalıdır eldeki yaşam öyküsü... Bilgiler, her zaman birbirini tutmaz. Dile gelen şiirlerde aranır ipuçları...

Kimi uzmanlar Karaman’da, kimileri Sarıköy’de doğduğunu ileri sürer. “O her yerde doğmuştur, mezarı da her yerdedir” diyenler de vardır.

1240-41’de Eskişehir yakınlarında, Sarıköy ‘de doğduğunu kabul edenlere göre, yoksul bir çiftçidir Yunus. Bir gün kıtlık olup da ekin bulamayınca, dertlere deva olduğunu duyduğu Hacı Bektaş’a gitmeye niyetlenir. Öküzüne alıç yükler, buğday karşılığında vermek üzere... Hacı Bektaş, “Sorun” der abdallara, “buğday mı verelim, nefes mi?”

Yunus, “Nefesi ne yapayım? “der . “Bana buğday gerek!.” Üç kez yinelenir soru ve hep aynı karşılık alınır... Böylece, öküzüne taşıyabileceği kadar buğday yüklenip gönderilir.

Tam köyden çıkarken aklı başına gelir... Geri dönüp çuvalları indirir; himmet ettikleri nasibini istediğini, buğdaydan vazgeçtiğini bildirir. Ne var ki, nasip anahtarının Taptuk Emre ‘ye verildiği, gidip ona kapılanması gerektiği söylenir.

Yine yola düşer Yunus... Sonunda, Tapduk ‘a ulaşır. Nasibini almak için burada hizmet etmeye başlar... Görevi odun taşımaktır. Sırtı yara içinde kalıncaya kadar...

Teslimiyetin en güzel örneğini verir . ”Üstüne sinen dünya kokularından kurtulmak için” ağır çilelere, riyâzatlara katlanır.

Kırk yıl boyunca tekkeye ne yaş bir odun getirir ne de eğri... Onun bu hizmetini çekemeyen diğer müridler, dedikoduya başlarlar, ”şeyhin kızını sevdiği için böyle yapıyor” derler. Tapduk, “dağda hiç eğri odun yok mudur?” diye sorduğunda, ”Bu kapıya eğri odun yakışmaz” cevabını verir.

Şeyhi onu uzun seyahatlere gönderir... Bir zaman dolaşır yollarda... Gurbeti içinde yaşayarak... İlahi aşkın ateşi ve hakiki vatanının özlemiyle diyar diyar gezer. Konakladığı yerlere de o ateşin ışığını yansıtır. Yolculuklar bitip de geriye döndüğünde, dergâhın kapısını Tapduk ‘un Hanımı açar. Pîr’in kendisini kabul etmesini dileyen Yunus’a “sen kapı eşiğine yat. Şeyh, sabah namazı için kalktığında ayağı sana takılınca, ’kim bu?’ diye sorar. Ben ‘Yunus’ derim .’Bizim Yunus mu?’ diye sorarsa anlaşılır ki, gönlündesin. Hangi Yunus?’ derse vay haline!.. Git, dermanını başka yere ara...”

Ana Bacı‘nın dediği gibi yapar. Sabah olunca, Pîri müjdeli işareti verir:

”Bizim Yunus” tur o. Çileler, imtihanlar bitmiştir. Ama, sadece kendini kurtarmak değildir maksat...

Tapduk Emre, bir gün yanına çağırıp “Artık, ayrılık vakti geldi Yunusum. Asamı fırlatıp atacağım, sen de onu buluncaya kadar dolaşıp irşâd vazifesi yapacaksın. Asamı bulduğun yer, canını Yaradanına teslim edeceğin yerdir.” der.

Böylece Yunus, hayatının geri kalan kısmını, “il il dolaşıp safâ gönüllere Baba Tapduk’ un mânâsını saçarak” geçirir.

Bu yolculuklar sırasında Mevlânâ ile de tanışır, onun meclisinde bulunur .

Nihayet, asayı Sarıköy yakınlarında bulur, bazı şiirlerinden anlaşıldığı üzere vefatı da burada olmuştur.(1320-1321). Vasiyeti, tek maddeliktir : Şeyhinin eşiğine gömülmek. Böylece, Tapduk ‘u ziyarete gelenler, kendi mezarını çiğneyeceklerdir.

Gerçi en az on ayrı yerde türbesi olduğu söylenir;

“Ölür ise ten ölür ,Canlar ölesi değil “diyen bu sesi bir mezara sığdırmak mümkün olursa tabii!..

Yunus, kendi deyimiyle Tapduk’ un koluna konan bir doğan olmuş, mânevi yolculuğuna onun feyziyle devam etmiştir. Yolun başındayken

“Bu dünya bir gelindir , yeşil –kızıl donanmış

Kişi yeni geline bakıbanı doyamaz “

diyecek kadar dünyaya bağlıyken, ilerledikçe mücâhededen müşâhedeye, mecazi aşktan gerçek aşka erişir,

“Canlar canını buldum, bu canım yağma olsun

Assı ziyandan geçtim dükkânım yağma olsun!”

diye seslenmektedir artık. Sözden öze, ayrılıktan vuslata, şeriatten hakikâte, kulluktan sultanlığa ulaştığında,

“Benem ol aşk bahrisi denizler hayran bana

Derya benim katremdir zerreler umman bana”

sözleri gelir dile...

Renkten renge boyanır Yunus o durakta... Kâh Adem’le Cennet’ten kovulur, kâh Nuh’la gemiye biner. Miraca çıkar kimi zaman... Ateşte İbrahim olur, kimi zaman da ateş olur İbrahim’ e... Mansur’la asılır ; ama ona urgan olan da kendisidir...

Her sözün aşktan dile geldiğini, kendisinin ne kara ne de akı okuduğunu bildirir. Bazıları, bu sözlerden okur yazar olmadığı mânâsını çıkarırlarsa da o ,

“Dört kitabın mânâsın okudum hâsıl ettim

Aşka gelince gördüm, bir uzun hece imiş”

diyerek, bütün bilgilerini aşk ateşinde yakıp yok ettiğini anlatır. Gerçekte Yunus Emre, okuma yazma bilmenin ötesinde, devrinin hayli bilgili, aydın kişilerindendir. Ümmilik ile cahilliği kesin çizgilerle ayırır ve “cahilleri sohbetten her dem süresim gelir” ifadesiyle hakikâtin cahili olmadığını ilan eder.

Ya şu dizelere ne diyelim?

“Ben bir kitap okudum, kalem onu yazmadı

Mürekkeb eyleyeydim yetmeye yedi deniz.”

Âşık olmayanların onu anlaması çok zordur.” Sevgilinin yüzünü gördüğünde ikiliği yağmalamıştır, can dost mihrabında secdeye varmıştır.Beş vakit birikmiş, bir yere gelmiştir, Âşıkların namazı, el suya banmadan, el ayak deprenmeden, baş secdeye gitmeden kılınır. Aşk milleti, her milletten ayrıdır,onların Âyetleri dünyada da ahirette de bambaşkadır. Bu yolda, küfür de imân da perdedir artık....”

“Dini terk edenin küfürdür işi,

Bu ne küfürdür imândan içeri! ”

Sözlerini şeriata aykırı bulup kınayanlara cevabı şöyledir:

Hakikât bir denizdir, şeriattir gemisi

Çoklar girdi gemiye, denize dalmadılar.

Kaynayıp coşar Yunus, “Âşık olan arı namusu neyler!” deyip... Dolup taşmak üzere olduğunu da Behey Yunus sana söyleme derler

/ Ya ben öleyim mi söylemeyince!” dizeleriyle anlatmak ister gibidir.

Aşk yolunda riyâya, gösterişe yer yoktur, sahte dervişliğe karşı dilini sivriltir:

“Dervişlik olaydı tac ile hırka

Biz de alırdık otuza kırka”

Kaba zahidlik, ham sofuluk da yergi oklarından kurtulamaz. ”Dört kitabı şerh edenin, mânâsını bilmedikçe hakikâtte âsi olduğunu bildirir ve

“Bir kez gönül yıktın ise,

Bu kıldığın namaz değil;

Yetmiş iki millet dahi

Elin yüzün yumaz değil”

İfadesiyle İnsan gönlünün Kâbetullah olduğunu hatırlatır.

Yunus Emre’nin Risalet’ün Nushiyye adlı didaktik eserinin yanında, büyük bir Divanı bulunmaktadır. İçindeki şiirlerin tam sayısı belli değildir; kendisinden sonra ‘Emreler’ adı verilen bir ekol oluşmuş ve birçok şiir ona mal edilmiştir; zira Yunus, artık yer aldığı sonsuzluk makamında Mevlânâ gibi, ariflerin gönlünden seslenmeye devam etmektedir.

Halk arasında anlatılan rivayete göre; ”Yunus üç bin şiir söylemiş. Bunlar divan haline getirilmiş. Yunus’tan sonra bu divan, Molla Kasım adlı birinin eline geçmiş. Divanı alıp bir su kenarına giden Kasım, daha ilk şiiri okuyunca “şeriate uymuyor “deyip koparıp yakmış, iki, üç derken bin şiiri böyle yakmış. Bin birinci şiiri de şeriata aykırı bulmuş; ama yakmaktan bıktığı için suya atmış .Suya attığı şiirler de bini bumuş. Üçüncü binde şu şiire rastlamış:

“Derviş Yunus bu sözü eğri büğrü söyleme

Seni Sigaya çeken Bir Molla Kasım gelir

Bu beyiti okuyunca Molla, hatasını anlamış divanı öpüp başına koymuş. Bizim elimizdeki, işte bu kalan bin şiirdir.”

Efsane de, mecaz da olsa düşündürüyor insanı... Molla Kasımlar bugün de var, her zaman da olacak, ama o sesleniş her an gönüllerde esmeye devam etmekte...

Duyabilirsek !..

Ahmet F. Yüksel 
Güliz Ok 

 

KAYNAKÇA

GÖLPINARLI; A.; Yunus Emre ve Tasavvuf, İnkılap Kitabevi.
--------------------; Yunus Emre, Altın Kitaplar.
--------------------; “Yunus Emre” Türk Dili Dergisi, Türk Halk Edebiyatı Özel Sayısı.
ERGÜVEN , A.R. ; Yunus Emre, Yaba Yay.
VAKASOĞLU, A.V.; Gönül Çağlayanı Yunus Emre, Yeni Asya Yayınları.

 


Üst Ana sayfa e-mail